2 Oda 1 Balon

Soweto’ya gezmeye diye çıkıp kendini kilisede cemaate İncil okurken bulmak-2. Bölüm

Okumaya başlamadan önce, bir önceki günü anlattığım yazım “Soweto’ya gezmeye diye çıkıp kendini kilisede cemaate İncil okurken bulmak-1. Bölüm” için Tık!

Ertesi sabah kilisedeki ayine katılmak üzere erkenden kalktık. Fikile yine bir önceki günkü üniformasını giydi. Kilise müdavimi herkesin toplanma günlerinde aynı kıyafeti giymesinin sebebini de bu sırada öğrenmiş oldum. Okul üniformaları ile aynı mantık: maddi durumuna, statüsüne bağlı kalmaksızın herkesin eşit olması, eşit görünmesi. Yalnızca rahibin ve piskoposların kıyafetlerinde bir miktar işleme, dikiş ve dizayn detayında fark var. Kişinin gerçek hayattaki statüsüyle değil Tanrıya ne kadar yakın olduğuyla, ne kadar iyi bir insan olduğunla ilgileniyorlarmış. Fikir olarak bana çok büyülü geldi.

 

Kilise olarak kullandıkları okul binasına girdiğimizde bir önceki günkü toplantıda tanıştığım kişilerden gelip hal hatır sorup sarılanlar oldu. Uzun ve karmakarışık isimlerini hatırlamasam da bu dostluk duygusunu hissetmek insana müthiş bir güven veriyor, bu insanlar iyi insanlar.

 

Salona girip yerlerimize oturduk. Her ne kadar çok dikkat çekmemek için kendime arka sıralarda bir yer seçsem de illa ki öne geçmem konusundaki baskılarla, ben buradayim diye bağıran ten rengim ve sivil kıyafetlerimle en ön sıraya oturtuldum. Açılışı yapmak üzere kilisenin rahibi ayağa kalkıp önce Zulu dilinde bir konuşma yaptı. Konuşmanın bir yerinde bir anda İngilizce’ye dönüp “Bugün çok güzel ve özel bir gün, bugün aramızda bir misafirimiz var. Kendisi Türkiye’den gelmiş.” deyip beni işaret etti.

En solda, önünde pembe sürahi olan rahip 🙂

Şaşkınlıkla ayağa kalktım. “Aramıza hoşgeldin. Kilisemizde ilk defa bir beyaz ağırlıyoruz ve bu bizim için bir onur. Buraya bizi ziyarete gelip bizi mutlu ettiğin için minnettarız. Seni ağırlarken bir hatamız olursa bizi affet, bu sana saygısızlığımızdan değil, misafir ağırlamaya alışkın olmadığımızdandır. Bugün bizimle olduğun için çok heyecanlı ve mutluyuz.” dedi. Bu inanılmaz güzel sözlerin bende yarattığı mahcubiyetle karışık sevinçle, “Beni bugün aranıza kabul etme büyüklüğü gösterdiğiniz için asıl ben minnettarım. İsmim Burcu. Ben çok uzaklardan, belki daha önce adını bile duymadığınız bir ülke olan Türkiye’den geldim. Dilim, dinim, rengim, kültürüm sizlerden farklı. Ama sizi tanıdıkça bu farklılıkların ne kadar önemsiz olduğunu, aslında ne kadar da birbirimize benziyor olduğumuzu görüyorum. Her dakika farklılıklar azalıyor. Dünyamı genişlettiğiniz, bana evinizi, kalbinizi açtığınız için çok teşekkür ederim.” dedim. Büyük bir alkış koptu. Hafifçe eğilip selam verip yerime oturdum. Aslında 7 yıllık kurumsal hayat geçmişime borçlu olarak topluluk önünde konuşma fobim olduğu söylenemez ama fazla ilgi odağı olduğum için eminim kıpkırmızıydım o an :). Heyecanım yatışıp kalbimin atışı normale döndükten sonra söylediklerimi düşünüp “güzel konuştum he, hem de İngilizce, aferin bana hehe” diye düşünüp kendi çapımda sevindirik oldum 🙂

Bir önceki toplantıdaki gibi yine dua dili Zulu’ydu. Bazı anlar İngilizce İncilden parçalar okuyup üzerine Zulu dilinde yorumlar yapıyorlardı. Bir ara benim de elime İncil verip bir bölüm okuttular. Tane tane okuyup bitirdiğimde rahip ayağa kalkıp teşekkür etti. Bu misafirperverliğe şaşkınlığımı gizleyemiyor ve ne yapacağımı şaşırıyordum. Ben de ayağa kalkıp ona teşekkür ettim 🙂 Duanın bir yerinde bizdeki “el fatiha” benzeri bir nidanın sonrasında bir anda herkes sandalyelerinden kalkıp diz çöktü ve Hristiyanların dua etme biçimiyle ellerini önünde kavuşturup sesli bir şekilde mırıl mırıl dua etmeye başladı. Halen sandalyesinde oturan bir ben kalınca şaşkınlıkla bir anlık ben de mi aynısını yapsam yoksa bildiğim şekilde dua mı etsem tereddütünden sonra ben de dizlerimin üstüne çöküp ellerimi kendi dinimdeki şekliyle açıp kendi inandığım Tanrıya, kendi alışık olduğum biçimde dua etmeye başladım. Sonrasında o anları hatırladığımda o an ne tuhaf bir görüntü yarattığımı düşünüyorum. Afrikalı Zion Hristiyanlarının kilisesinde ellerini açmış dua okuyan bir Türk. Olsun, hangi dilde hangi biçimde olduğu önemli değil, o an hepimizin yöneldiği varlık ve düşündüğü şey aynı değil miydi?

Ayinin en başından beri ortamdaki erkeklerin ve erkek çocuklarının büyük çoğunluğunun elinde ağaç dalından ince değnekler bulunuyordu. Tam geleneksel Afrika stili diye düşünürken okumaya başladıkları ilahiyle birlikte erkeklerden bazıları ayakkabılarını çıkarıp ortada oluşturdukları yuvarlakta dönmeye başladılar. Bir yandan ilahi okuyorlar, birbirleri etrafında dönerken bir yandan da ağızlarıyla beatbox gibi fıtıfıtıfıtı sesler çıkartarak ellerindeki sopaları yere vuruyorlar ve hızlandıkça hızlanıyorlardı. Medyanın TV’de Afrika deyince bize sunduğu o Afrika savaş dansının bir benzeri yaşanıyordu. Ağızlarıyla çıkardıkları tuhaf melodik sesler, yere vurdukları sopaları, başları dönmeden dakikalarca dönmeye devam etmeleri ve tüm bunları aynı anda yapabilmeleri yine beni gerçeklikten çıkarıp bir filmin içine çekiyordu… Döndükçe dönüyor ve hızlanıyorlar, cemaatten ayakkabısını çıkarıp katılanlarla kocaman bir daire olup içimde tarifi mümkün olmayan evrensel bir duyguyu büyütüp yüceltiyorlardı. Yaşadıkları trans hali bana semazenleri anımsattı. “Gel, ne olursan ol yine gel. İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel.” diyen o ulvi düşüncenin; odaklanma, ait olma, dua ve ibadetin en güzel görsel şölen hali.

O anlarda yaşananları videoya kaydetmek istesem de saygısızlık olarak algılanmasından korktuğum için elime telefonu alamıyordum. O sırada birinin telefonuyla çekim yaptığını gördüm. Ardından Fikile içimi okumuş gibi, “istersen video çekebilirsin” dedi sessizce kulağıma (buraya danseden kız emojisi geliyor 🙂 ) Hemen telefonuma sarılıp böylece anlattıklarımı görüntülere dökebileceğim bu kayıtları çekmeye başladım. Sonra sonra farkettim ki benim onların yaptıklarını kaydetmeye çalışmam onları rahatsız etmenin aksine mutlu ediyor. Merak ettiğimi, değer verdiğimi hissedip kameram onlara döndüğünde poz veriyorlar, gülümsüyorlar. Benden cesaret alıp onlar da benim fotoğrafımı çekmeye başladılar. Kilisedeki ilk beyaz misafiri, çok uzaklardan gelmiş, onları merak eden, onları seven bu değişik kızı.

2 saat kadar süren ayinin sonlarına doğru içeriye bir kameraman girdi. Fikile’den bu kişinin yerel bir televizyon kanalında çalıştığını, aynı zamanda kilisenin bir mensubu olduğundan arada pazar ayinlerini çekip tv’de yayınladığını öğrendim. Adamcağız beni gördüğünde ne alaka deyip şaşırmış olsa gerek zoom yapa yapa beni de çekti. Ayin bitip de dışarı çıktığımızda gelip “seninle röportaj yapabilir miyim” diye sordu. Kameralara pek alışık olmadığımdan haliyle heyecanlanıp “ay nasıl olur, ne soracaksın, ne diyeceğim, yok ben yapamam” filan derken etrafımdakilerin yaparsın yaparsın gazıyla kendimi kameranın önünde buldum 🙂 Genel olarak Güney Afrika’ya neden geldiğimi, geldiğim ülkede şu an neler olup bittiğini, burayı nasıl bulduğumu, biraz önceki ayinde neler hissettiğimi filan sordu ve şıp diye tek çekimde bitirdi. Sonrasında izlediğimde “ya öyle değil de böyle deseymişim yanlış tense kullanmışım, öf ne biçim gülmüşüm, keşke şunu da söyleseymişim, a bak bunu dediğim iyi olmuş” dediğim ve kendimi izlerken gerildiğim, facebookta resmini paylaştığımda arkadaşlarımın tüm ısrarına rağmen videosunu paylaşmaya cesaret edemediğim ilk profesyonel röportajım ilk kez ve sadece 2oda1balon.com’da huzurlarınızda, evet şok şok şok 🙂 Tecrübesizliğim, hazırlıksızlığım ve heyecanımı gözönünde bulundurarak acımasız yorum yapmamanızı ve beni sevmeye devam etmenizi umuyorum 🙂

Yine rüya gibi, film gibi geçen, kendimi daha yakından tanıdığım, sınırlarımı genişlettiğim, hayalini kuramadığım şeyleri yaşayıp şaşırdığım, düşündüğüm, öğrendiğim ve evrene bana bu fırsatı sunduğu için binlerce teşekkür ettiğim bir günü daha bitirdim.

 

2 üzerine düşünceler “Soweto’ya gezmeye diye çıkıp kendini kilisede cemaate İncil okurken bulmak-2. Bölüm

  1. Sebiha

    Okurken ayrı, izlerken apayrı bir keyif aldım👏😊 çok güzel bir anı olmuş. Senin de dediğin gibi,dilimizin, dinimizin,ırkımızın,rengimizin farklı olması önemli değil. Asıl önemli olan yüreğimizde iyi şeyler hissetmemiz 🙏sevgiyle kal 👋

  2. Hülya

    Burcuc Hanım,

    Uzak uzak diyarlarda farklı dünyaları gösteren harika bir yazı dizisi olmuş, elinize sağlık. Videoya da bayıldım 🙂 Yeni tecrübelerinizi ve yeni yazılarınızı dört gözle bekliyoruz.

    Güney Afrika’ya kucak dolusu sevgiler…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir