2 Oda 1 Balon

Soweto’ya gezmeye diye çıkıp kendini kilisede cemaate İncil okurken bulmak-1. Bölüm

“Ben de Soweto’ya gitmeyi çok istiyorum, ama yerel biriyle” diye anlatıyordum gittiğim dil okulunun bahçesinde yanımdaki arkadaşıma. Soweto, Johannesburg’un siyahi yerlilerinin yaşadığı, gerçek Güney Afrika’lıların günlük yaşamına tanık olunabilecek bir semt. Karşı masadan söylediklerime kulak misafiri olmuş tanımadığım bir kadın “Soweto’ya mı gitmek istiyorsun?” diye seslendi. Böyle başladı arkadaşlığımız Fikile’yle.

Fikile 59 yaşında dünyalar tatlısı bir teyze, Güney Afrikalı. Benden büyük oğlu var, torunları var. Soweto’da yaşıyor. Okula İngilizce öğrenmeye gelmiş. Aslında Güney Afrika’da halkın tümü gayet iyi İngilizce konuşabiliyor, fakat nasıl az buçuk İngilizce eğitimi almış biz Türklerin çoğu anlıyor ama konuşamıyorsak genelde onlar da anlıyor, şakır şakır konuşuyor ama yazamıyor, gramer filan bilmiyor. Bizim Kapalı Çarşı esnafı gibi 🙂 Tanıştığımızın birkaç dakika sonrasında numaralarımızı birbirimize vermiştik bile. “Gel” dedi, “ben sana Soweto’yu gezdiririm. Hem bende kalırsın.” Güney Afrikalılar genelde çok arkadaş canlısı. Ben de buralı birileriyle tanışma heveslisi olduğum için davetine çok sevindim. Fakat bir yandan tanımadığım biri, neyle karşılaşacağımı bilmediğimden evinde kalma fikri bir soru işaretiydi. Yine de hemen orada 2 hafta sonrasına plan yaptık.

Fikile’den gelen mesaj. Bunun altında uluslararası bir çete var. Bu fotoğrafları yapıp yapıp dünyaya yayıyor.

Ertesi gün sabah uyandığımda telefonumda Fikile’den whatsapp mesajı vardı. Şu bizim teknolojiyle yeni yeni tanışmış teyzelerimizin gönderdiği genelde cuma günleri whatsappımıza düşen “günaydın, hayırlı cumalar” temalı dallı güllü, hayır dualı resimleri var ya hani, gelen mesaj onların aynısının Güney Afrika teyzesi versiyonuydu 🙂 Güvenmek için bundan daha güzel bir kanıt bulamazdım. “Adamlar bana çay verdi, çay veren adam kötü olur mu” diyor ya İsmail Abi, ben de “böyle güllü dallı resimli dini mesaj atan biri kötü olur mu” dedim. Yani bence korkulacak bir şey yoktu, gönül rahatlığıyla Fikile’nin evine gidip, elini öpüp, kim kiminle evlenmiş, kimin çocuğu işe girmiş mahallelinin dedikodusunu yapıp, gece de evinde kalabilirdim.

 

2 hafta sonra bir cumartesi günü Fikile’yle buluştuk. Buluşur buluşmaz “bizim kilisede bir kadınlar toplantısı var, ona katılmak ister misin?” dedi. Bana yerel aksiyon olsun, “tabi olur” dedim. Önce giyinmek istediği için eve uğradık. Bizim hacı kıyafetlerine benzeyen uzun beyaz bir entari, üstüne de doktor önlüğüne benzer bir şey giydi, başına da sarığa benzer bir kep taktı. Kıyafet değişik geldi ama özel olup olmadığını bilmediğimden herhalde temiz giyineyim dedi diye düşündüm, “aa ne güzel oldun Fikile” dedim hatta, bir şey söylemeden gülümsedi. Kilise olarak kullandıkları okuldan bozma binaya girdiğimizde şoka girdim, ortamdaki tek beyaz tenli olacağımı tahmin ediyordum ama tahmin etmediğim şey; herkes Fikile’ninki gibi bembeyaz kıyafetlerleydi, bir ben çirkin ördek yavrusu. Eğlenceli bir gün olacağa benziyordu.

İkinci şok kilisede Fikile’ye duyulan aşırı saygıyla geldi. Genç yaşlı hepsi beyazlar içindeki siyahi kadınlar tek tek gelip Fikile’nin elini sıkıyor, konuşuyor ve sıkı durun: dudağından öpüyordu! Fikile de tüm tatlılığıyla bugün bir misafiri olduğunu söyleyip beni tanıştırıyor, ben de beni de öpecekler mi diye içten içe geriliyordum 🙂 Ve ben daha ne olduğunu anlamadan hooop sahnedeydik. Meğer bizim Fikile bu kilisenin başpiskoposuymuş, kıyafetin şıklığı, duyulan saygının aşırılığı ondanmış. Tabi ben daha önce kadıncağıza sormadığım ve Hristiyanlıktaki terimleri de hiç bilmediğim için tüm bu saygının sebebini, kilisenin en afilli konumundaki insanın yanında sahneye çıkınca anladım. Resmen başpiskoposun misafiriydim. Başka bir yaşlıca teyze bu tuhaf misafiri mikrofonla tüm cemaate tanıttıktan sonra yine sahnedeki sandalyelerden birine, başka bir yaşlı piskopos teyzenin yanına oturtuldum. İşler karmaşıklaşmaya başlıyordu.

Güney Afrikalıların büyük çoğunluğu Hristiyan. İçinde bulunduğum grup ise Hristiyanlığın buraya gelene kadar adını hiç duymadığım Zion isimli cemaatindenmiş. Zion cemaati, dini yaşayış, pratik, gelenek ve kıyafetlerinin tamamen Güney Afrika’ya ve Güney Afrikalılara özgü olmasıyla diğerlerinden ayrışan bir topluluk. Toplantı kadınların sorunları üzerineydi ve dil olarak yerli dillerinden Zulu dilini konuşuyorlardı. Birileri bir soru soruyor, sahnede yanımda bulunanlardan birisi cevap veriyor, cevaba millet kahkahalarla gülmekten yerlere yatıyor, ben ise tek kelime anlamıyor ama ayıp olmasın diye onlarla birlikte gülüyordum. Üzülme nidaları, cıkcıkcık sesleri gelirse ben de üzgün bir surat yapıp “hay Allah yaa” der gibi başımı sallıyordum. Yanımdaki teyzecik de tüm hengame bittikten, herkes gülüp eğlendikten sonra dilinin döndüğünce bana ne konuştuklarını İngilizce özetliyordu. Arada da içinde bolca “Haleluya” geçen ilahi gibi şeyler söyleyip sağa sola sallanıyorlardı. Aklıma küçükken babaannemle gittiğimiz mevlütler, oradaki teyzeler, ilahiler geliyordu.  Dünya ne tuhaf, meğer aynı anlarda dünyanın bir başka ucunda benzer şeyleri başka kadınlar başka bir din için yapıyorlardı, işte tıpkısıydı. Bir ara elime İncil verdiler ve yanımdaki teyze “oku” dedi. Madem buralara kadar geldim, din dindir, Allah kabul etsin diye okumaya başladım ben de sesli olarak. Durum alabildiğine ironik; salondaki tek Müslüman ve beyaz ırktan olan ben, Afrikalı cemaate İngilizce olarak İncil okuyorum, cemaat de dinliyor, ağlayanlar var, veriyorum coşkuyu. Ara ara kesip Zulu dilinde yorumlar yapıp devam et diyorlar. Şurda kapıdan baksan Afrika’ya din yaymaya gelmiş Avrupalı Hristiyan misyonerim, içimden “ya ben bildiğin Anadolunun bağrından buralara eskaza gelmişim” diyorum. 1 sayfayı öylece vurgulu, coşkulu okuyup bitirdikten sonra “ayy ne tatlı okudu” filan gibi tepkilerle teyzelerin şefkatine boğuldum.

Her şey iyi güzel giderken toplantının sonuna doğru sahnenin önüne bir masa, üzerine 5-6 bardakla iki büyük kova koyuldu. Kovanın biri su dolu, diğerinde ise meyve suyu. Ortamdaki daha genç olanlardan biri servis yapmaya başladı. Sanırım bu da mevlütün şerbet dağıtma kısmı 🙂 Fakat problem şu ki kilisede 200 kadar kişi var ve tüüüm o kilise cemaatine o aynı 5-6 bardakla sırayla meyve suyu ikram ediliyor. Bitirilip geri gelen bardak su dolu kovanın içine daldırılıp sözde yıkanıyor, diğer kovanın içine sokulup meyve suyu doldurularak sırasıyla diğer insanlara veriliyor. Sıra bana yaklaştıkça “al sana kültürü tanıma” diye içim içimi yiyor. Sıra bana yaklaşıyor, içimde çalan gerilim müziğinin sesi yükseliyor. Ben yanında el temizleme jeli taşıyan insanım, masanın üzerine çıkıp “ben başak burcuyum!!” diye bağırmak ve bu gerilime bir son vermek istiyorum. Bana gelmesine 2 kişi kaldı, nerden baksan 50 kişi içti bardaktan, o bardaklar bir kova suyun içine sokulup sokulup yıkandı. 1 kişi kaldı, meyve suyu kovada, kovanın içine eller girdi, teyzelerden dönen bardaklar, kova, eller, mikroplar derken kaçınılmaz son: meyve suyu dolu bardak bana uzatıldı. Yüzümde aptal bir gülümsemeyle “ehehe ben almasam?” kelimeleri döküldü ağzımdan. En az bizim kadar misafirperver olan Güney Afrikalı teyzeler, “aa olur mu neden, iç iç” diyor. “Şey ben şekerli şeyler içemiyorum da…” Dünyanın en saçma bahanesi olmasına rağmen sanırım rahatsızlığımı anlayıp daha fazla ısrar etmeyip yanımdaki teyzeden devam ettiler. Ucuz atlatmış olmanın verdiği zafer sarhoşluğuna rağmen uzatılan ikramı kabul etmemiş olmanın verdiği utanç duygusuyla, sonraki dakikalarda “ben de sizden biriyim, gerçekten, valla bak” dercesine bir kelimesini dahi anlamadığım esprilere daha yüksek sesle gülüp kendimce kendimi affettirmeye çalıştım. Toplantı sonunda ikram edilen yemeği de göz görmeyince gönül katlanır diyerek gözümü kapatıp tabağı sıyırarak bitirdim.

Toplantı bitiminde veda ederken yanıma gelip geldiğim için teşekkür edenler oldu. Halbuki ben hayatımın en tuhaf ve eğlenceli günlerinden birini yaşamıştım, hiç tanımadıkları bu yabancıyı aralarına kabul etmişler, yemeklerini paylaşmışlardı. Asıl ben teşekkür ederim deyip sarıldım yanıma gelenlere. Ben insanlara samimi davranınca Fikile inanılmaz mutlu oldu ve tüm gece bana geldiğim için teşekkür etti. Öyle güzel insanlar ki.

Fikile’nin kiliseden bir arkadaşı yine kiliseden başka arkadaşlarını toplantı sonrası çaya davet etmiş. Fikile’ye beni de getirmesini söylemiş. Sanki popstar şehre geldi, öyle bir ilgi. Ben tabi hem bu misafirperverliklerinin ve ilginin altında eziliyorum, hem de  her dakikayı beynime kazımak istiyorum. Ev tam bir babaanne evi, vitrinde torunların fotoğrafları, gümüşlükten çıkarılan misafir tabakları, gösterişli simli ev aksesuarları. Çay içip, kek yiyip onlar onun kocası, bunun çocuğu hakkında neşeli neşeli sohbet ederlerken, ben görünüşte dilimiz, dinimiz, rengimiz farklı olsa da detaya indikçe, tanıdıkça, tanıştıkça insanlar olarak bizim gerçekten birbirimizden hiçbir farkımızın olmadığını düşünüyordum.

Bu eğlenceli geceden sonra geç saatlerde Fikile’nin evine döndük. Fikile ısrar etse de maalesef yemek yiyecek bir milimetrekare boşluğum kalmadığı için yemek hazırlamasına engel oldum. Ertesi gün pazardı, yani kilisede dua günü. Fikile’siz ayin olmayacağından erkenden kalkıp ayine yetişeceğimiz ve sonrasında Soweto’daki yaşama karışacağımız için erkenden yataklara girdik. Doğduğum ülkeden binlerce kilometre uzakta, bu güzel insanların arasında, mis gibi deterjan kokulu yastığa başımı koyduğumda bu rüya gibi geçen gün için benim, Fikile’nin ve bilimum insanların tanrılarına şükrettim.

 

Devamı gelecek… Pazar günkü ayinde neler yaptık, ilahi söylerken dans edenler kimler, rahipten neden teşekkür aldım, yerel TV’ye verdiğim röportajda neler anlattım… Çok yakında sadece ve sadece 2oda1balon.com’da 🙂

İlk bölümün videosu:

[EnglishBelow👇] Blogta yeni yazı var! Soweto'ya gezmeye diye çıkıp kendimi kilisede cemaate incil okurken bulduğum günü anlattım, şu 1 dakikalık videoda gördüğünüz tuhaf günü☺️ Spoiler: "…Genç yaşlı hepsi beyazlar içindeki siyahi kadınlar tek tek gelip Fikile’nin elini sıkıyor, konuşuyor ve sıkı durun: dudağından öpüyordu! Fikile de tüm tatlılığıyla bugün bir misafiri olduğunu söyleyip beni tanıştırıyor, ben de beni de öpecekler mi diye içten içe geriliyordum…" Devamı 2oda1balon.com'da, direkt linki profilde. #2oda1balon 🏡🎈 🌍 Africans are mostly Christians with different church communities. I visited one of them with my local friend and wrote about it on my blog 2oda1balon.com (unfortunately the blog is only in Turkish for now). They were belong to Zion Church which is a community special to South Africa and is differentiated from the others with their African traditions, practices and clothes. Here is a 1 minute video of my day with those kind people. God bless you ☺️ #2oda1balon🏡🎈 . . . #southafrica #johannesburg #guneyafrika #cristianity #zion #jesus #god #religion #hallelujah #allahkabuletsin #travel #traveldiaries #travelblog #travelbloggers #photooftheday #gununkaresi #hayatakarken #aniyakala #yolacik #world #instatravel #travelgram #traveladdict #cokgezenlerkulubu #passionpassport #hurriyetseyahat @hurriyet_seyahat

A post shared by 2 Oda 1 Balon (@2oda1balon) on

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir